|
Benim sözüm DOSTA tatlı, DÜŞMANA kurşundur,
NAMERTE hançer, MERTE candır....
Canım DOSTA feda, DÜŞMANA beladır,
SEVDAMSA YÜCEDİR, NE ALINIR NEDE SATILIR....
Adım: HALUK CANGÖKÇE...
Orta Doğu Teknik Üniversitesinden, 1993 Yılında emekli oldum..
Şu sıralar, Resim, Fotoğraf ve Spor yaparak zamanı değerlendiriyorum.
Olmaz sa olmazım Spor..
Yüzme/Atlama ve Sutopunda uzun yıllar, Sporcu, Antrenör, İdareci ve Hakemlik yaptım..
10m. Kule atlama da, sayısız Ankara ve Türkiye Şampiyonluklarım var...
Aktif sporculuğum halen devam etmektedir..
7.ci "Asya'dan Avrupa'ya Uluslararası Boğaziçi Yüzme Yarışlarında" dördüncü oldum"...
Geçen sene Mersin'de yapılan, " Türkiye Masterler Atlama Şampiyonasında" 10m. Kule atlama birinci olup, İsmet İnönü'nün doktoru Mahir Canbakan'a ait olan, "En uzun süreli ve En yaşlı atlayıcı" unvanını kazandım..
Resim çalışmalarına emekli olduktan sonra başladım..
Resim çalışmalarımdan arta kalan zamanlar da, bugüne kadar yaşadıklarımı kağıda döküyor ve "Hayatımın Romanını" yazıyorum..
Hani derler ya, "HAYATIMI ANLATSAM ROMAN" diye, işte öyle bir şey benimkisi.
İnsanların, zaman zaman, içini dökeceği bir dosta ihtiyacı var.
Fakat zamanımızda da bir dost bulmak o kadar zor ki. İnsanlar işini gücünü bırakmış birbirlerine kazık atmakla meşguller. Dedikodu ise, en büyük tutku...
Bu nedenle, kafamdan geçenleri, bu sahte dostlara anlatacağıma, hatıralarımı tıpkı bir roman gibi kağıda dökmek en iyisi....
HER ŞEY BENDE BAŞLAR BENDE BİTER...
İnsan, yaşlandıkça, hayattan daha çok zevk alıyor.
Daha önce farkına bile varmadığı şeyleri fark ediyor.
Gençken, kendini yaşama öylesine kaptırıp gidiyorsun ki, ne zamanın ne de yaşamın nasıl hızla akıp gittiğini anlayamıyorsun.
Ancak, biz erkeklerin, uymak zorunda kaldığı bazı davranış biçimleri var.
İster toplumsal miras deyin, ister sorumluluk deyin;
Aile olmak, çocuk sahibi olup, onları iyi yetiştirmek, onları hiçbir şeyden mahrum bırakmamak, topluma faydalı insanlar olarak yetiştirmek, gibi.
Ben, evliliklerim boyunca karılarıma ve çocuklarıma karşı bütün sorumluluklarımı yerine getirmeme rağmen mutlu olamadım.
İnsanların mutlu olabilmeleri için, kadın-erkek ilişkilerinin daha sağlıklı bir yere oturması lazım.
Hepimiz önce insanız, sonra kadın veya erkeğiz.
İnsanlar birlikte yaşıyorsa, birbirine zarar vermeden, azap çektirmeden, sahiplenmeden yaşamayı öğrenmeleri gerekiyor.
Bir insan bulunduğu ortamda sıkıntı ve bunalımdaysa, mecbur mu o stres içinde hayatını sürdürmeye ve ölmeye?
Bir atasözünde. "Sevmek, bedelsiz ve karşılıksız olduğunda güzeldir"diyordu.
Ancak ben, bütün sevgilerimde bir bedel ödedim.
Yaşantım boyunca, bazı hatalarım ve yanlışlarım oldu.
Hayatımın en büyük hata ve yanlışı ise son evliliğimdi.
Bu evlilik, benim için tam bir ölümdü.
Kendi evimde hapis olmuş bir haldeydim.
Biraz daha o halde yaşasaydım ölürdüm.
Kendime şu soruyu sordum...
Şimdi, "Başkaları için yaşamaya devam mı etmeliyim?, yoksa "Kendim için mi yaşamalıyım?...
" İnsanın istediği zaman, yeni bir hayat isteme hakkı var.
Benim zaten, Allah izin verirse, aktif yaşayabileceğim bir on senem daha var.
Hayatımın geri kalanını, kendi istediğim gibi yaşamak ve yeni bir sayfa açmak istiyorum...
Zira, henüz vakit varken tomurcukları toplamam lazım.
Yeni tatlar, yeni heyecanlar beni bekliyor...
Güneşin doğmasının güzelliğini, yağmurda ıslanmanın tadını, tatlı tatlı esen rüzgara yüzünü dönüp, gökyüzünü içine çekebilmenin hazzını, seni seviyorum demenin, seni seviyorum denilmenin güzelliğini, aşık olup, el ele tutuşmanın heyecanını, bir sıcak busenin tadını, bir tenin sıcaklığını hissetmek ve hayatı sıra dışı yapmak lazım.
Zira, henüz vakit varken tomurcukları toplamamız lazım.
Yeni tatlar, yeni heyecanlar beni bekliyor.
Kim doldurabilir içimdeki boşluğu ben istemezsem?
Kim mutlu edebilir beni, ben hazır değilsem?
Kim yıkar, yıpratır beni ben izin vermezsem?
Kim sever beni, ben kendimi sevmezsem?
Her şey bende başlar, bende biter...
KİMİ ZAMAN BİR KARAMSARLIĞA KAPILIRSAN...
Kimi zaman bir karamsarlığa kapılırsın.
Umutlarının tükendiğini hissedersin.
Arayabileceğin onca arkadaşın arasından bir tanesinin ismini hatırlamaya çalışırsın.
Mümkün olmaz.
Dostlukların daim olmasını temenni eden arkadaşların, çoktan silinip gitmiştir zaman sürecinde.
Keşkelerin az olması hep istemişsindir, ama ne mümkün ki, keşkeler hep var olcaktır.
Ama inandığım bir şey var ki..
Hayat her şeye rağmen yaşamaya değer.
Nedensiz bir düşünce bu.
Kısa vade de ve uzun vadede, yaşamımı düşünürsem, bazen mutlu, bazende mutsuz oluyorum.
Hüzün duygusu da, en az mutluluk duygusu kadar özel.
İçimde onca umut ve hüzün yüklü ki..
Bunları paylaşmak, beni çok mutlu ediyor.
Şiirlerde ki yaşam ve gündemde ki olaylar hepsi hepsi..
Yaşanmaya ve paylaşmaya değer
Gerçek bir dostu iyi bir arkdaşı ve yalansız bir sevgiliyi bulmak güç olmasa gerek.
İnaniyorum ki, insanlar kalplerindeki güzelliğe göre, istediklerini başarabileceklerdir..
HAYATI ISKALAMA LÜKSÜN YOK SENİN!...
Bir aşk için yapabileceğin her şeyi yaptığına inanıyorsan ve buna rağmen hala yalnızsan, için rahat olsun.
Giden zaten gitmeyi kafasına koymuştur ve yaptıkların onun dudağında hafif bir gülümseme yaratmaktan başka hiçbir işe yaramayacaktır.
Sen kendini paralarken o her zaman bahaneler bulmaya hazırdır.
Hani ağzınla kuş tutsan; " Bu kuşun kanadı neden beyaz değil? " diye bir soruyla bile karsılaşabilirsin..
İki ucu keskin bıçaktır bu işin. Yaptıklarınla değil yapmadıklarınla yargılanırsın her zaman.
Bu mahkemede hafifletici sebepler yoktur. İyi halin cezanda indirim sağlamaz.
Sen, " Ama senin için şunu yaptım " derken o, " Şunu yapmadın " diye cevap verecektir.
Ve ne söylesen karşılığında mutlaka başka bir iddiayla karşılaşacaksındır...
Üzülme, sen aşkı yaşanması gerektiği gibi yaşadın.
Özledin, içtin, ağladın, güldün, şarkılar söyledin, düşündün, şiirler yazdın...
" Peki, o ne yaptı " deme. Herkes kendinden sorumludur aşkta...
Sen aşkını doya doya yaşarken o kendine engeller koyuyorsa bu onun sorunu.
Bir insan eksik yaşıyorsa ve bu eksikliği bildiği halde tamamlamak için uğraşmıyorsa sen ne yapabilirsin ki onun için?...
Hayatı ıskalama lüksün yok senin...
Onun varsa, bırak o lüksü sonuna kadar yaşasın.
Her zamanki gibi yaşayacaksın sen.
"Acılara tutunarak" yaşamayı öğreneli çok oldu... Hem ne olmuş yani, yalnızlık o kadar da kötü bir şey değil. Sen mutluluğu hiçbir zaman bir tek kişiye bağlamadın ki..
Epeydir eline almadığın kitaplar seni bekliyor. Kitap okurken de mutlu oluyorsun unuttun mu?...
Kentin hiç görmediğin sokaklarında gezip yeni yaşamlara tanık olmak da keyif verecek sana....
Üstelik özgürlüğün de cabası..
Sen yüreğinin sesini dinleyenlerdensin ve biliyorsun aslolan yürektir. Yürek sesi ne bilmeyenler, ya da bilip de duymayanlar acıtsa da içini unutma; yaşadığın sürece o yürek var olacak seninle birlikte. Sen yeter ki koru yüreğini ve yüreğinde taşıdığın sevda duygusunu.
Elbet bitecek güneşe hasret günler....
Ve o zaman kutuplarda yetişen cılız ve minik bitkiler değil, güneşin çiçekleri dolduracak yüreğini...
ÖMÜR DEDİĞİN BİR GÜNDÜR......
Farkında olmalı insan...
Kendisinin, hayatın olayların, gidişatın farkında olmalı
Ömür dediğin üç gündür,
Dün geldi geçti,
Yarın meçhuldür,
O halde ömür dediğin bir gündür,
O da, bu gündür...
ANLAR ANILAR VE HAYAT...
Eski kilise saatlerinin kadranlarında " ULTIMA FORSAN " yazar.
Anlamı : " Belki de sonuncusu".....
Hiç bitmeyecekmiş gibi görünen zamanın herkes için sonlu olduğunu gösteren Latince bir deyiş.
Nedense yaşadığımız anın değerini ancak sonu düşündüğümüzde anlıyoruz.
Bir çokları ise şimdiki zaman yerine dünleri yaşıyor.
Hayatınızda bazı anlar vardır..
Birini öylesine özlersiniz ki rüyalarınızdan çıkarıp ona sarılmak istersiniz.
Mutluluk kapısı kapandığı zaman bir diğeri açılır;
Fakat çoğunlukla kapalı kapıya o kadar çok bakarız ki, açılmış yeni kapıyı görmeyiz
Dış görünüşe bakmayın aldatabilir.
Zenginliği aramayın o bile solabilir.
Sizi gülümseten birini arayın.
Çünkü sadece bir gülümseme karanlık bir günü aydınlatır.
Yüreğinizi gülümsetecek insanı bulun.
Ne istiyorsanız onun hayalini kurun;
Gitmek istediğiniz yere gidin;
Olmak istediğinizi olun, çünkü sadece bir hayatınız var..
Ve bütün yapmak istediklerinizi yapmak için bir şansınız var.
Dilerim ki kendinizi iyi hissedebilmek için yeterince mutluluk,
Karakterinizi güçlendirebilmek için yeterince tecrübe,
İnsani olgunluğa erişebilmek için yeterince acı,
Hedeflerinize kavuşabilmek için yeterince umudunuz olur.
İnsanların en mutluları
Her şeyin en iyisine sahip olanlar değil, yollarına çıkan fırsatları en iyi şekilde değerlendirebilenlerdir.
En parlak gelecek, unutulmuş geçmişin üzerine bina edilendir.
Geçmiş başarısızlıklar ve kalp kırıklıkları bırakılmadan hayatta ileri gidilemez.
Doğduğunuz zaman ağladınız.
Ve size bakanlar gülümsüyordu.,
Hayatınızı öyle yaşayın ki sonunda, etrafınızdakiler ağlarken, gülümseyen siz olun.
Her saat başı gong sesleri geçen zamanı hatırlatsa da siz saatleri ve yılları saymayın
Güzel anılarınızı sayın
Ama mutlaka bulunduğunuz anı Yaşayın!
|
|
|
|
|
|
|
ÜMİDİNİ KAYBEDEN HERKES YAŞLIDIR...
Amacı sona eren ve ümidini kaybeden herkes yaşlıdır..
Yaşınızla barışık değilseniz, ihtiyarsınız demektir.
Çok genç yaşlılar olduğu gibi, ihtiyar doğanlar da vardır..
Bizi ihtiyarlatan şey yaşımız değil, yaşama tarzımızdır!..
Yaşam tarzımızı değiştirmek ise bizim elimizde.
Nasıl mı....
İşte işin sırrı.....
ÖĞRENMEK...
Güçlü ve genç kalmanın tek sırrı var, her gün yeni bir şey öğrenmek!
Ben 65 Yaşındayım, ama hala gencim.
Çünkü çok neşeli bir mizacım var.
Bu yaşta her gün yeni bir şey öğrenmenin peşindeyim..
Su altı fotoğrafları çekebilmek için, balık adam sertifikasına sahip olmam gerekiyodu.
Gençlerin ağırlıkta olduğu, " Balık adam kursu" na kayıt yaptırmaya gittiğim de, beyazlaşmış saçlarımı gören hoca,
"Siz artık yaşlanmışsınız, dinlenmeniz gerekmez mi" dediğinde kendisine,
"Damın karlı olması, evin içinde ateş olmadığını! göstermez" demiştim.
"Yaşlanmak, dağlara tırmanmaya benzer.
Bilgiye ulaştığınız her yeni zirve, tırmandığınız yeni bir dağ demektir"..
Aslında yaşın pek tadı yok, fakat yaşamanın tadını çıkartmak güzel..
Bir dostumdan duymuştum. Yaşadığı köyün mezarlığında, şu levha asılı imiş:
"Bu mezarlıkta, 35 yaşında ölen ve 70 yaşında gömülerler yatıyor!" ...
Evet dostlarım, sizlere önerim, şimdi benim gibi yapın, hayatın tadını çıkararak...
Allah, dilediğinizi versin dostlarım....
BEN, GENÇKEN YAŞLIYDIM...
Birkaç yıldır hayatımı ve kendimi yaşadığımı hissediyorum..." dediğimde, bu konularla ilgilenen dostum bilgece gülümsedi:
"Sen" dedi, "40'ların başında, kendini keşf eden,, yüzde 10 insandan biri olmalısın...
40 yaş civarında hemen her insanın arabasının lastiği patlar... Önünde iki yol vardır...
Ya, o güne kadar bildiklerini yeniden gözden geçirecek ve kendi öz gerçeğini bulacak; Ya da, eski bildiklerinde ısrar ederek yaşamaya devam edecek...
Eski alışkanlıklarıyla devam ederse, o saatten sonra ömrü hep iç ve dış çatışmalarla beslenir...
Mutsuzluk hakim olur... Çatışa çatışa ölür...
Oysa, bu lastik patlamasında kendi özgerçeğini bulup, kendine göre yaşamayı denerse, müthiş mutlu, özgür ve kendinin farkında olarak yaşar...
Bunu insanların yüzde 90'ı maalesef gerçekleştiremez...
"Gerçekleştiremeyenler yüzde 90'ı buluyor mu bilmiyorum, ama gerçekleştirenler özgürlüğü ve mutluluğu buluyor onu biliyorum...
Artık bir korkunç klişenin duvarlarını yıkmanın zamanı da çoktan geldi farkındayım...
Bugüne kadar, bunu söylemekten çekindim...
Artık daha fazla içimde tutamayacağım...
Hayatı, ilişkileri, aşkı, sevgiyi, dostluğu, insanlığı yazarken, psikolojinin en derinliklerine kulaç atarken, yaşamakta olduğum en önemli gerçeği artık saklamayacağım...
Nasıl olsa 20'li yaşları yaşayan da benim...
30'lu yaşları yaşamış olan da benim...
Şu anda 60'ları yaşamakta olan da benim...
Niye yalan söyleyeyim?.. Genetik şartalanmalardan en fazla kurtulduğum, en özgür ve en kendim hissettiğim günleri şu anda yaşıyorum...
Ben 20 yaşında, yaşlı ve ön yargılıydım...
Şimdi genç ve kendimin farkındayım...
20'li yaşlarda bu kadar özgür olmadım...
Kendimle ilgili bu kadar çok şey bilmedim...
Bildiğimi zannediyordum...
Bilmiyordum...
Kendimle ilgili bu kadar çok şey bilmediğim için, bu kadar özgür değildim...
Kendimin bu derece hakimi değildim...
Şartlanmalarım, önyargılarım, korkularım, komplekslerim vardı...
Onlar beni ayaklarımdan prangalıyordu...
Prangalı halimle hayat performansım düşüyordu...
30'lu yaşlar 20'den daha kolay, 40'dan ise daha zordu...60'lar bugüne kadarki hayatımın en kolayı, en rahatı, en özgürü...
Daha açık söyleyeyim en genci...
Ben 17 yaşındayken yaşlıydım...
Önyargılarım, korkularım, genetik olarak yüklediğim hırslarım, komplekslerim vardı...
Bunlardan kurtuldukça, kendimi buldukça hayatta hafifledim...
Özgürleştikçe, performansımı yükselttim, kendimi hissettim, sınırlarımı genişlettim...
İtiraf etmeliyim... 20 yaşındayken ben genç değildim...
Yaşama enerjik baksam da genç bakmıyordum...
Özgürleştirici bir güce değil, kontrolsüz bir güce sahiptim...
Yaşamamın en bedensel işlevi sporu bile 20'li yaşlarımdan daha fazla yapıyorum...
Çünkü 20'lerdeki psikolojik cenderem artık yok...
40'ların başı, dostumun dediği gibi, insan denilen arabanın lastiğinin patladığı yıllardır... İnsanlar, bu yıllarda kendilerini keşfederlerse mutluluğa, özgürlüğe ve gerçek gençliğe yelken açarlar...
Çıtırlık yılları, genetik yüklenmeler ve zorunluluklarla dolu psikolojik cendere yıllarıdır...
Kurtarabilenler gençleşir... Biliyorum... Ben yaşlandıkça gençleşiyorum...
20'lerde yaşlıydım... Çok yaşlı...
60'larda gencim...20 yaşında "çıtır" değildim biliyorum...
Ama şimdi "taze"yim...
Onun farkındayım...
Okuduğum bir kitapta; Yeter ki yürekli ol, tükenme, tüketme, tükettirme içindeki yaşama sevgisini...
Hep hatırla: "Çare sizseniz, Çare "SİZSİNİZ"...Diyordu.
Sular çekilince de karıncalar balıkları yer.
Kimse bugünkü üstünlüğüne ve gücüne güvenmemelidir...
Çünkü kimin kimi yiyeceğine, "Suyun akışı" karar verir...
Gidene kal demeyeceksin. Gidene kal demek zavallılara, kalana git demek terbiyesizlere, dönmeyene dön demek acizlere, hak edene git demek asillere yakışır.
Kimseye hak ettiğinden fazla değer verme, yoksa değersiz olan hep sen olursun.
HİÇ ÖLMEYEN İNSANLAR...
Bir insan, ölünce ölmez.
Ondan, başkaları daha uzun zaman bahsederler.
Ve bir gün, bir yerde adı son defa geçer...
Ölümünden belki elli yıl sonra, belki yüz yıl sonra...
Son defa, bir daha hiç anılmamak üzere...
İşte o zaman gerçekten ölür o insan..
Ölümleriyle, gerçek ölümleri arasındaki zamanın oldukça uzun olduğu insanlar, hiç ölmeyen insanlardır...
HAYAT...
"Hayat" ; Başkalarının Hayatını Olumlu Yönde Etkilemektir..
Hayat çetele tutmak değildir...
"Hayat" ; Seni kaç kişinin aradığı, kiminle çıktığın, çıkıyor olduğun veya çıkacağın demek de değildir.
Kimi öptüğün, hangi sporu yaptığın, kimlerin seni sevdiği de değildir.
"Hayat" ; Ayakkabıların, saçın, derinin rengi de değildir.
Nerede yaşadığın veya hangi okula gittiğin de değildir.
Aslında hayat; notlar, para, giysiler, girmeyi başardığın ya da başaramadığın okullar da değildir.
"Hayat" ; Kimi sevdiğin ve kimi incittiğindir.
Kendin için neler hissettiğindir.
Güven, mutluluk, şefkattir.
Arkadaşlarına destek olmak ve nefretin yerine sevgiyi koymaktır.
"Hayat" ; Kıskançlığı yenmek, önemsemeyi öğrenmek ve güven geliştirmektir.
Ne dediğin ve ne demek istediğindir.
İnsanların sahip olduklarını değil, kendilerini olduğu gibi görmektir.
Her şeyden önemlisi hayatı, başkalarının hayatını olumlu yönde etkilemek için kullanmayı seçmektir.
İşte hayat bu seçimden ibarettir.
İnsanların en acizi dost edinemeyen, ondan daha acizi ise dost kaybedendir.
Hayatı kaybetmekten daha acı birşey vardır.
O da; Yaşamanın manasını kaybetmektir...
HAYAT; Bir yaşam öyküsüne katlanamayacak kadar uzun ..
Bir gülümseyişe bir kıpırdanışa bir dokunuşa vakit ayıramayacak kadar kısa..
Gerçekleri sırtlayıp, taşıyamayacak kadar ağır...
Gerçek yaşam öykülerine katlanabilecek gücü bulup, bulaştırıp, daha da büyüğünü oluşturabilecek kadar heybetli ve zor,
Bir kuşun kanadında, ona bile hissettirmeden uçabilecek kadar hafif...
Her anını dibine kadar yaşamaya çalışmak için, nefes nefese koştumayı göze alacak kadar dolu...
Her şeyden vazgeçip "yaşama veda etmeyi isteyecek" kadar da güçsüz ve zayıf!
Bütün yaşadıklarının sedece bir hayal olduğunu hissettirecek kadar boş...
Kendisini oluşturan her büyüsü, her cazibesi, her rengi yürekleri hoplatacak, kanlarımızı kaynatacak kadar parlak ve güzel....
Acılarla hüzünlerle ,ayrılıklarla, ölümlerle buluştuğumuzda, sadece iki renkli, gri ve siyah ...
Tek bir uyanışla görevinin tek bir oyundan ibaret olduğunu fark edebileceğin kadar kısır ve monoton...
Senin tek bir evet'inle, başkalarına bölüştürüp sunabileceğin, nefes alıp verişlerinle paylaştırabileceğin kadar hayat verici ve cömert...
Tek bir hayır'ınla herşeyi mahvedebileceğin yok edebileceğin kadar ölümcül ,cimri ve densiz...
Tüm öykülerine katlanmaya değecek kadar yaşanmaya değer
Sevmeyi bilecek, bilmiyorsa öğrenecek, tadacak, sunacak , paylaşacak, böyle sevgilerde, bütün sevgileri çoğaltacak kadar anlamlı..
Nefreti seçip sıçratarak, sıçrattıkca o pisliğe bulaşacak kadar anlamsız...
Her anını tuvallere, yazılara, şiirlere, gösterilere döküp sergileyebileceğin kadar sanat!
Sadece senin dilediğin kadar uzun!
Sadece Senin dilediğin kadar kısa!
Gözlerimizi acılarla, hüzünlerle, ayrılıklarla, ölümlerle buluşturduğumuzda, sadece iki renk!...Gri ve siyah!
Koskoca ömürde, bir yalnız gün daha nasıl geçecek, şu saatler nasıl bitecek diye şikayet edebilecek kadar muamma!
Göz açıp kapayıncaya kadar geçen sürede nihayete erebilecek kadar da basit!
Uzat ellerini ve tut! Sadece o kadar yakınlıkta! Tüm uzakları "yakın" etmek senin hakkın. Yani Yaşama(k) hakkın!
HAYATIN GÜZEL YÖNLERİNİ BULMANIZ DİLEĞİYLE...
BUGÜN HAYAT ÇOK GÜZEL!....
Hayata hiç isyan etmeyin.
Öncelikle şunu kabul edin, hayat adil değil.
Hiçbirimiz, hiçbir canlı eşit yaratılmadı.
Başımıza gelenler de eşit değil.
Önce hayatın adil olmadığını kabul etmelisiniz.
"Guguk Kuşu" filminde Jack Nichoson akıl hastanesinde; çok ağır bir mermer havuzu kaldırabileceğine dair diğer hastalarla iddiaya girer. Yüklenir ve havuzu kaldırmaya çalışır, kaldıramaz. Diğer hastalar onunla alay ederken bir şey söyler: "Ben en azından denedim".
Siz gerçekten denediniz mi?...
Yoksa pencereden hayatı mı seyrediyorsunuz?..
Hayata Windows XP'den, Sony 72 ekrandan mı bakıyorsunuz?..
Oysa hayat hepimizin avuçlarının içinde,
Kiminin nasır tutmuş parmaklarında,
Kiminin boyalanmış ellerinde,
Kiminin gömleğindeki ter kokusunda...
Ama hayat her zaman avuçlarımızın içinde.
Nasıl istersek, neye karar verirsek hayat orada var.
Güneş, her sabah yeniden doğuyor, gün, her şafakta nice umutlara gebe şekilde ağarıyor ve siz, eğer isterseniz hayatı bir ucundan yakalama şansına sahipsiniz.
Yeter ki gülümseyin.
Yeter ki bu gün benim günüm diyerek kalkın yatağınızdan...
Bu yazıyı içinizdeki çocuktan uzak tutunuz.
Zira, siz bu yazıyı okuduktan sonra içinizdeki çocuk, özgürlüğüne kavuşmak isteyip başınıza dert açabilir.
Bu dünyadaki varlığınızın, dostlarınızın var olmasına bağlı olduğunu,
Bazen bir çiçek ya da küçük bir tatlı sözle bile kırık bir kalp tamirinin mümkün olduğunu,
Özür dilemenin, teşekkür etmenin ve şükretmenin "ERDEM" olduğunu ve her sabah uyandığınızda
"BUGÜN YİNE ÇOK GÜZELSİN HAYAT HER ŞEYE RAĞMEN..."
Demeyi ihmal etmeyiniz...
|
|